Gerçeği değiştiremiyorsan, izlerine yönelirsin. Devlet binlerce ölümü tek bir sayıya çevirebilir: “Birkaç bin kişi öldürüldü.” Sayının sesi yoktur, adresi yoktur; onun etrafında bir anlatı kurabilir, bir dosyayı kapatabilir, bir sayfayı çevirebilir ve geçip gidebilirsin.

Ama “Şu kişi, şu yıl doğumlu, şu tarihte öldürüldü, şu parselde defnedildi” artık bir sayı değildir; bir delildir. İsim, yüz ve adres sahibi bir insandır. Ve tam olarak devletin korktuğu şey budur: suçun muğlak bir hikâyenin içinden çıkıp adres bulması.

Mezar suça koordinat verir, ad kurbana kimlik kazandırır, tarih ölümü zamana yerleştirir ve mezar taşı bunların hepsini—tıpkı bir belge gibi—olduğu yerde tutar. Devlet der ki: “Bitti. Unutun.” Mezar taşı der ki: “Hayır. Burada, sizin öldürdüğünüz biri yatıyor.”

Bu yüzden mezar taşına geri dönerler; sadece kin yüzünden değil, aynı zamanda cesedi gömerek suç mahallinin de gömüleceğini sanan bir katilin korkusundan—ama zemin üzerinde hâlâ bir iz kalmıştır.